Kapıkırı Village, one of the most beautiful villages of the Aegean, awakens in the mornings with a thin mist of fog settling over the lake. The town's streets are lined with single-story stone houses whose walls are stained with earth. The wind from distant lands brings with it seagulls. The sounds of the seagulls flying over the lake can be heard along the shoreline. Herakleia Ancient City, one of the most beautiful structures in the village, stands as a silent history defying time. And Lake Bafa, as it does every evening in summer, manages to paint the sky orange. Melek opened her eyes to the world on the shores of this lake in the first week of July.
Ege'nin en güzel köylerinden biri olan Kapıkırı Köyü, sabahları gölün üstüne çöken ince sis dumanıyla birlikte uyanır. Kasabanın sokaklarında duvarları toprağa bulanmış tek katlı taş evleri vardır. Uzak diyarlardan gelen rüzgar yanında martıları da getirirdi. Gölün üstünde uçuşan martıların sesleri kıyı şeridi boyunda duyulurdu. Köyün en güzel yapılarından olan Herakleia Antik Kent, zamana direnen suskun bir tarih olarak durur. Bafa Gölü ise, yazın her akşam olduğunu gibi, gökyüzünü turuncuya boyamayı başarırdı. Melek, Temmuz ayının ilk haftası bu gölün kıyısında dünyaya gözlerini açtı.



Melek's father was a fisherman. He took very good care of his long, white hair. He had piercing eyes beneath his dark eyes. He rarely trimmed his bushy mustache and thick beard. He was one of those men who took the sea very seriously. Her mother, Zeynep, sold eggs in her small shop in the village square. She would chat with the people who came to her shop. Melek completed her primary, secondary, and high school education in Muğla city center. Every morning, as she left for the school bus, she would wave to her father, who was waiting by the lake to set sail.
Melek'in babası balıkçıydı. Uzamış beyaz saçlarına çok iyi bakardı. Siyah gözlerinin altında, kesken bakışları vardı. Pala bıyıklarını ve gür sakallarını çok sık kesmezdi. Denizi fazla ciddiye alan adamlardan biriydi. Annesi Zeynep ise, köy meydanındaki küçük dükkanında yumurta satardı. Dükkanına gelen kişilerle hal hatır sohbeti ederdi. Melek ilk, orta ve lise eğitimini Muğla merkezde tamamlamıştı. Her sabah servisle yola çıkarken gölün kıyısında denize açılmayı bekleyen babasına el sallardı.


His father, Hasan, had named his boat Hope. But he knew very well that some hopes couldn't even stop the storms hidden within a person. It was winter. In the freezing January air, Hasan had once again set sail. The weather reports were normal. The lake was calm and still. But when evening came, Hasan didn't return. His phone was unreachable. The next day, everyone in the village started spreading rumors about Hasan's whereabouts. The next day, the gendarmerie arrived. On the third day, everyone was talking amongst themselves, wondering if he had simply given in to the waves. Zeynep had closed her shop. She was waiting for Hasan on the shore with teary eyes. Melek had witnessed how the lines on her mother's face had deepened in a single day. Every evening, Zeynep would go to the lake's edge, searching for a sign on the surface of the water.
Babası Hasan teknesine Umut adını vermişti. Ama bazı umutların insanın içinde sakladığı fırtınaları bile durduramayacağını çok iyi biliyordu. Mevsimden kıştı. O soğuk Ocak ayının ayazında Hasan yine denize açılmıştı. Hava raporları normaldi. Göl sakin ve durgundu. Fakat akşam olduğunda Hasan geri dönmedi. Telefonuna da ulaşılamıyordu. Ertesi gün köyde herkes Hasan'ın nerde olduğu hakkında çeşitli söylentilere başladı. İkinci gün Jandarma geldi. Üçüncü günde herkes dalgalara teslim olmuş olabilir de kendi aralarında konuşuyorlardı. Zeynep dükkanını kapatmıştı. Kıyıda yaşlı gözlerle Hasan'ı bekliyordu. Melek annesinin yüzündeki çizgilerin bir günde nasıl derinleştiğine şahit olmuştu. Zeynep, her akşam gölün kıyısında giderek, suyun yüzeyinde bir işaret arıyordu.



But Hasan wasn't dead. He had planned his disappearance long before. The tragedies of his childhood haunted him. When he was only ten years old, he had lost his father in a boating accident, and his mother, struggling with poverty, had passed away after contracting a serious illness. Since then, it had been very difficult for Hasan to form attachments. There was a constant pain deep in his heart. It was as if he felt that everything he loved would be taken from him.
Ama Hasan ölmemişti. Çok önceden kayboluşunu planlamıştı. Küçüklüğünde yaşamış olduğu trajediler bir türlü aklından çıkmıyordu. Henüz on yaşındayken babasını bir tekne kazasında kaybetmişti, annesi yoksullukla mücadele ederken ağır bir hastalığa yakalanarak hayata veda etmişti. O günden sonra Hasan için bağlanmak çok zor olmuştu. Yüreğinin derinliklerinde sürekli bir acı vardı. Sanki sevdiği her şeyin elinden alınacağını hissediyordu.



Melek had grown up and was dreaming of going to university. Her father's old fears had resurfaced. He constantly thought that one day he would leave them. One Sunday morning, Hasan, with the help of a fisherman friend, left his boat in a deserted cove and disappeared without a trace. He intended to work in another port under a new identity. He thought he was protecting his family from himself in this way. But the void he left behind was deeper than the wounds inflicted by the waves of the sea. Melek couldn't accept her father's disappearance. She knew him very well. He knew the sea. He wouldn't go out to sea regardless of the weather conditions.
Melek büyümüş, üniversiteye gitmenin hayallerini kuruyordu. Babasının içindeki eski korkular uyanmıştı. Sürekli aklından bir gün bizi bırakacak düşüncesini geçiriyordu. Bir pazar sabahı Hasan başka bir kıyıya geçmek için bir balıkçı arkadaşının yardımıyla teknesini ıssız bir koyda bırakarak, kimseye görünmeden oradan uzaklaşmıştı. Yeni bir kimlikle başka bir limanda çalışmayı amaçlıyordu. Böylelikle ailesini kendinden koruduğunu düşünüyordu. Oysa geride bıraktığı boşluk, denizdeki dalgalarının açtığı yaradan daha derindi. Melek bir türlü babasının kayboluşunu kabul etmek istemiyordu. Babasını çok iyi tanıyordu. O denizi biliyordu. Hava koşullarına bakmadan denizde açılmazdı.



Melek sat sadly on the old boat her father had made for her. As she sat there, her eyes fell upon a dusty, black wooden box. Opening it, she saw old, darkened envelopes and photographs of her father from his youth. Inside was also a notebook. It contained some drawings and a single sentence that filled an entire page, along with some unfinished sentences.
Melek, üzgün gözlerle babasının kendine yaptığı eski sandalın üstünde öylece oturuyordu. Sandal da otururken bir ara gözü sandal da yer alan tozlanmış siyah ahşaptan yapılmış kapalı bir kutu ilişti. Kutunun içini açtığında, eskimiş ve kararmış olan zarflarla babasının gençlik yıllarında çektirdiği fotoğrafları gördü. Kutunun içinde bir de defter vardı. İçinde bazı çizimler ve yarım kalmış cümlelerle sayfayı komple doldurulmuş tek bir cümle yazıyordu.

"I have to go so everyone can be alright."
Melek read that sentence over and over again. Her father had run away. At that moment, she thought of him as strong but wounded. Melek told her beloved guidance counselor about it in high school. That's when she decided to study psychology. She wanted to understand the deep wounds people carry inside, wounds they can't tell anyone about. She especially wanted to understand the situation of those who, like her father, run away from their loved ones. Melek was determined to find her father. Before leaving the house, she hugged her mother tightly and said to her, "
" Herkesin iyi olması için ben gitmeliyim"
Melek o cümleyi defalarca okudu. Babası kaçmıştı. İşte o an babasının güçlü ama yaralı olduğunu düşündü. Melek, bu konuyu lisede çok sevdiği rehber öğretmenine anlattı. Bunun üzerine psikoloji okumaya karar verdi. İnsanların içinde kimseye anlatamadıkları ve derin izler bırakan yaralarını anlamak istiyordu. Özellikle de babası gibi sevdiklerinden kaçanların durumu çözmek istiyordu. Melek babasını bulmaya kararlıydı. Evden çıkmadan önce annesine sıkı sıkı sarıldı ve ona "
"I'll find it, Mom," he said.
"Bulacağım Anne" dedi.

Her mother Zeynep's eyes filled with tears. But this time, there was more hope than fear in her eyes. Melek had memorized the routes her father had written in a notebook in the past, starting her journey from Muğla city center. One of those envelopes had a slightly faded but legible postmark pointing to an Aegean island. It was a deserted harbor near Söke. Melek had arrived in Söke. On the Söke shore, she met an old fisherman. She described her father. The old man said he had seen someone matching Hasan's description in this harbor. But he had specified that his name wasn't Hasan. "His daughter has changed his name," he said. Melek's heart raced, and she was filled with excitement.
Annesi Zeynep'in gözleri doldu. Ama bu sefer gözlerinde korkudan çok, bir umut bakışı vardı. Melek Muğla merkezden başlayan yolculuğunda babasının geçmişte deftere yazdığı rotaları zihnine kazımıştı. O zarflardan birinde posta damgası biraz silinmiş ama okunabilir bir Ege adasını işaret ediyordu. Söke yakınlarında kimsenin uğramadığı bir limandı. Melek Söke'ye gelmişti. Söke kıyısında yaşlı bir balıkçıyla karşılaştı. Babasını tarif etti. Yaşlı adam Hasan'ın tarifine uyan birini bu limanda gördüğünü söyledi. Ama adının Hasan olmadığını belirtmişti. Kızı adını değiştirmiş dedi. Melek'in kalbi hızlandı ve heyecanlanmıştı.

Melek started walking towards a small cove that seemed to be nestled between two mountains in Söke. When she reached the shore, she saw an old boat. The boat had no name. But on the deck, she saw a knot technique her father had used when he was young. He had taught her that knot when she was a child. She saw her father approaching the boat. For a moment, her hands trembled, her breath caught in her throat. Hasan froze when he saw his daughter. Melek ran off the deck to her father's side. They made eye contact. Melek whispered, "Was leaving the solution, Father? You can't protect us like this." Hasan's eyes filled with tears. The childhood fears he had carried within him for years flashed before his eyes like a film scene. Then, with a trembling voice, he said to his daughter, "I was so afraid of losing, my daughter, first my father, then my mother... And then I thought I would lose you too." Melek hugged her father tightly. "A person who is afraid of losing someone doesn't leave their loved ones alone, Father," she said. "Come with me, Father, Mother is waiting for you." Upon hearing his daughter's words, Hasan cried for the first time.
Melek Söke'nin iki dağ arasında sıkışmış gibi görünen küçük bir koya doğru yürümeye başladı. Kıyıya vardığında burada eski bir tekne gördü. Teknenin adı yoktu. Ama güvertede babasının gençken kullandığı bir düğüm tekniğini gördü. O düğümü çocukken kızına öğretmişti. Karşıdan tekneye doğru gelen babasını gördü. Bir an için elleri titredi, nefesi kesildi. Hasan kızını görünce oracıkta donup kaldı. Melek güverteden dışarı çıkıp koşarak babasının yanına geldi. Göz göze geldiler. Melek kısık bir sesle: " Gitmek çözüm müydü baba?" diye sordu. "Bizi böyle koruyamazsın. " Hasan'ın gözleri dolmuştu. Yıllardır içinde taşımış olduğu çocukluk korkuları o an bir film karesi gözlerinin önünden geçti. Sonra titreten sesiyle kızına: " Ben kaybetmekten çok korktum kızım, önce babamı sonra annemi..." Sonra da sizi kaybedeceğim sandım. Melek babasına sıkı sıkı sarıldı. "Kaybetmekten korkan insan, sevdiklerini yalnız bırakmaz baba" dedi. Benimle birlikte gel baba, annem seni bekliyor. Kızının bu sözleri üzerine Hasan ilk kez ağlamıştı.

Melek returned to Kapıkırı Village with her father. Hasan hugged his daughter and wife tightly and said, "I will never leave you again."
Melek babasını da yanına alarak Kapıkırı Köyüne geri döndü. Hasan kızını ve karısı sımsıkı sarılarak: "Artık sizleri asla bırakmayacağım." dedi

Life had started flowing again in Kapıkırı. Zeynep continued selling eggs in her shop. Melek was preparing for university entrance exams to study psychology. Hasan, on the other hand, had forgotten his old wounds and was learning to live without running away.
Kapıkırı'da hayat yeniden akmaya başlamıştı. Zeynep dükkanında yumurta satmaya devam etti. Melek psikoloji okumak için üniversite sınavlarına hazırlanıyordu. Hasan ise eski yaralarını unutmuş, kaçmadan yaşamayı öğreniyordu.

After this incident, Hasan had the word "courage" inscribed on his boat, which he had previously named "hope."
Hasan, bu olaydan sonra umut adını verdiği teknesine bu kez cesaret yazdırmıştı.