Ne zamandı? Kış ortası olmalı. Bir pazar sabahı... Aşkı yazmaya oturmuştum. bir aşkı yazmayı, yazabilmeyi düşlüyordum. Bir kadının gözünden anlatacaktım.
Beceremedim. Üstan'da söylemişti, başka arkadaşlarımda... Olmuyordu. Sürüklenmiştim.
Okul yılları, kıta hayatı peşimi bir türlü bırakmıyordu.
Öykü döndü dolaştı, oraya geldi. Kıvılcım ın Volkan olan aşkına. Kısa kesecektim. Uzatmayacaktım. Eşinden boşanmış, hava değişiminde normale dönmeye çalışan bir bayan boşandığı eşine yazdığı mektupta söyleyecek ne sözü olabilirdi ki? Bu kadar iş güç içinde bu öyküde nereden çıkmıştı? Günlerce öyküyle sürüklendim. Kıvılcım'ı, yaşadıklarını hissetmeye çalıştım. Neredeyse iki üç ay yazdıklarıma hiç dokunamadım. Korkuyordum. Anlatımım tıkızdı, isteksizdi. O dili, kıvamı bir türlü tutturamıyordum. Yıllık izin dönüşü tekrar çabaladım. Bazı geceler ağlamaklı oluyordum. Pişmanlık yakama yapışıyordu. Dört yıl boyunca sağlıklı bir arkadaşlık bile kurmayı becerememiş, şimdi tutup bir öyküye sığınmak istemiştim. Ama hayattı işte. Gelip geçiyordu. İlle de yazmak. Yazmak hep üstün geldi, baskın çıktı.
Serbest atış işte öyle yazıldı. Karanlıklar içinde zorla kendini yazdırttı.
Birdenbire...
Hiç kimseyi hedef almadım, kimse kırılsın incinsin istemedim. Zaten pek çok yazının kaderini taşıyacaktı bu öyküde; okunmayacaktı. Bir gün belki... Bir gün belki....
Öyküden...
"Zaman akıp gittikçe okulun, üniformanın beni usul usul ele geçirmesine engel olamıyordum. O histen bahsetmiştim sana. Günler akıp gittikçe içim sanki bir yangın yeri, kuru otlar, çalılar tutuşuyor. Elindeki küçük yangın tüpleri yetersiz kalıyor. Çaresizsin. Varlığınla yangını söndürecek güçten yoksun olmanın bilgisiyle etrafta koşturup duruyorsun. Daha önce hiç yaşamamışsın gibi. Sanki doğar doğmaz gözlerini bir yangın yerinde açmışsın. Dumandan boğuldukça, üstüne dumanın gri korkusu çöktükçe, sönmeyecek diye diye var oluyorsun. Varlığın yangın yeri oluyor. Gökyüzünü kaplayan bütün dumanı ciğerlerine çekiyorsun. Nefes nefese bir hayata merhaba diyerek. Kollarındaki, bacaklarındaki yanık izlerine aldırmadan, yaşadığın hayatı yangınla birlikte kabullenerek. Öyle hislere kapıldığım günlerde kendime kızıyor aklıma okuldan ayrılmak fikri gelip oturuyordu. Kaybettiğim bir şey yoktu. Eskişehir’e dönecektim. Yeni baştan üniversite sınavına hazırlanıp istediğim bölümü tutturacaktım. Ne işim vardı benim? Tazminatımı öderdim, bu iş bana göre değilmiş der, çeker giderdim. Kim tutardı beni? Kim tutabilirdi? O Kıvılcım çakmış, senin içinde büyümüş bir Volkan’a dönmüştü. Ateşinde kavruluyordum."
İtiraf edeyim, hayatımdan çıkışınızdan sonra, uzunca bir süre yolunu kaybetmiş bir komando kolu gibi pusulasız, haritasız dolaştım ortalıkta. Doğaya çevirdim yönümü. Karınca yuvalarında, ağaçların yosun tutmuş gövdelerinde, yıldızı bol sonbahar gecelerinde, dağda, taşta, bayırda, yatakta, batakta, çatakta bir iz, işaret aradım.evin etrafını tavaf ettim günlerce, gece yıldızlardan yön bulmayı, karanlıkta iz bulmayı, ses ve koku disiplinini öğrettim. Uzun süren akşamlarda kadın dergileri okudum, kare karaladım, çengel bulmacalarda boşlukların içine sözcükler dizdim. Mesai sonrası yürüyüşler yaptım. Hayatımın küskünlüğünü, acıya kesen yerlerini, ortamda açılan derin boşluğu doldurmak istedim. Olmadı. Şefim “Sen iyi değilsin Kıvılcım ” diye söylenip durdu.Sevk ile doğru Psikiyatri servisine. Doktora söyledim. “İyiyim” dedim. Hem kendime zarar versem ne olur ki? Daha acıyacak bir yerim kaldı mı? Depresyon. Hava değişimi. Üç ay. Sıhhi kurul onayı. Sonra Eskişehir… Memleketim.
Kaynak: A.T